Konutlar, barınak olmaktan öte, içinde yaşayanların kişisel beğenilerinin, düzen anlayışlarının, ekonomik yaşam düzeylerinin de bir göstergesidir. Bu nedenle de güzel bir evin, sahibinin itibarını artırdığı kanısı yaygındır. Ancak, endüstri toplumlarındaki, tüketimin öne çıkardığı bir yaşam biçiminin sonucu olan, kitle kültürü, konut kültürünü de ister istemez etkilemiş ve mimaride de bireysel beğeninin yerini -her alanda olduğu gibi- yapı endüstrisinin ürettiği ürünlerin anonim (sıradan) karakteri almıştır. Bugün neredeyse dünyanın her yerinde aynı tür bir yapı kültürü ve biçemi (üslubu) egemen olmaya başlamıştır. İnsan duygularını, özel yaşamı, özgün beğeniyi ve öznel duyguları, kişisel gereksinimleri hiç gözönünde bulundurmayan; sadece barınma gereksinimlerini karşılamaya dönük mekanlar olmaktan öteye geçemeyen, kişiliksiz, birbirlerinin benzeri yapılar çağımızın insanına dayatılmaktadır. Bireyin kişisel isteklerini hiç gözönüne almayan bu yapıların adı da sözümona sosyal konut (!). Her alanda olduğu gibi, konut kültürünün de bu denli insandan uzaklaştırıldığı çağımızda, yerel kültür değerlerine ve doğal yaşam biçimine her zamankinden daha fazla önem verilmektedir. Bunun nedeni, yığın üretim biçiminin ürettiği birbirinin aynı nesneleri tüketen insanların giderek aynı düşünmeye başlamaları ve sonuçta da toplumu yığına dönüştüren ve adına "küresel kültür" dediğimiz "tek düşünce ideolojisi"nin dayattığı ve insan doğasına aykırı olan yaşam biçiminden insanlığın usanmasıdır. Çünkü yerellik, coğrafi koşullara ve kişisel gereksinimlere göre insanın kendi yaşamını ve duygu dünyasını kendince biçimlendirmesi demektir. Çağımızda, teknolojik olanakların getirdiği rahat yaşam (konfor), ekonomik ve özdeksel zenginlik, acaba insanın insan olmasını, yani insanca değerlere sahip olmasını sağlayabilecek duyuşsal gelişimini sağlayabildi mi? Gelişmişliğin ölçüsü çok şeye sahip olmak değil, olgunlaşmaktır.
İşte bu olgunlaşmada en önemli etken, insanoğlunun gözünü açtığı anda, içinde ömrünü sürdüreceği ve dünyayla ilk karşılaştığı mekân; adına yuva dediğimiz evidir. Yani ilk yaşam deneyimlerini kazanacağı, estetik beğenisinin biçimleneceği, kısacası kişilik örüntüsünü oluşturacağı bu çevre yaşamsal bir önem kazanmaktadır. Bir hücrenin yenilenebilmesi için doku ne denli önemli ise bir insanın yenilenebilmesi için de içinde yaşadığı mimari çevre o denli önemlidir.
İnsan-yapı ilişkisini düşündüğümüzde, çağımızın tüm olanaklarına, uzayı fetheden teknolojik gücüne karşın, insanlığın konut kültüründe olgun ve insancıl bir düzeye ulaştığını söyleyebilmek zordur. Bakınız bu konuda 20. yy'a damgasını basmış olan ünlü mimarlardan Le Corbusier ne diyor:
"Mimarlık nerelerde şimdi? Hiçbir dönemde bir toplum, bizimki kadar şaşkın, çaresiz kalmadı. Yaşamın maddesel süreciyle düşünsel davranış biçiminin doğal öğeleri arasındaki ilişkiyi böylesine koparıp yitirmedi. ....En büyük maddesel gücüne ulaştığı bir zamanda insanoğlu, görme yeteneğini yitiriverdi. ... Unutmayalım ki teknik ve bilim, mimarlığın iki ana kaldıracıdır, yapı sanatı onların üstünde durur. Yüz yıllık, bin yıllık değerlerin çatladığı, giderek çöktüğü görüldü. Mekanik hızlar, dünyanın dört bir yanına yeni bir bilgiyi ulaştırıyordu. Doğal ilişkiler bozuldu ve insan, bir anlamda yurdunun yabancısı oldu, geleneğin yollarını bırakarak, dengesini yitirerek ve çevresini, evini, sokağını,kentini, banliyösünü, kırlarını, düşüşünün meyvası korkunçluklarla doldurarak. Yeni bir yapı dünyasıydı bu, her yanı istila eden, iğrenç, tuhaf, kaba,kötü ve çirkin; manzaraları, kentleri, yürekleri kirleten. Her şey oldu bitti, en kötünün sınırlarına dayandı - eksiksiz bir felaket. Bu hem olağanüstü hem tiksinç yüzyılın insanı, darmadağınık, yeryüzünü davranışının artıklarıyla doldurdu. Mimarlık ölüyordu, başka bir mimarlık doğdu."[1] (Corbusier 1993:19-20).
Konut: İnsanın içinde yatıp kalktığı, yaşadığı yer. Bu kadar mı? O zaman bir in , mağara da olabilir; taş çağındaki gibi.. İnsanın, ancak Yeni Taş Çağı'yla birlikte yerleşik yaşama, yani tarım kültürüne başlamasından sonra kendisine yaptığı barınağa ev diyoruz. Uygarlık ilerledikçe de ev barınaktan öteye başka bir anlam taşımaya başlamıştır: İnsanın içinde mutlu olduğu, insanca duyguların yoğunlaştığı ve estetik bir içerik kazanmaya başladığı bir yaşam ortamına dönüşmüştür. Bu nedenledir ki, insanın gözünü dünyaya açtığı ilk mekân olan evler, toplumsal ve kültürel yaşamın izlerini taşıyan uygarlık belleğidir. Genç kuşakların kültürel biçimlenmesinde ve kültür mirasımızın gelecek kuşaklara aktarılmasında ev yaşantımızın önemli bir yeri vardır. Aile yaşantısının özünü yansıtan "sıcak bir yuva", ya da "aile yuvası", “yuva hasreti” gibi deyimler bu bağlamda zengin anlamlar taşırlar. Çocukluğumuzun en derin iz bırakan anıları genellikle yaşadığımız evlerle ilgilidir. Kalabalığa dönüşmüş kent yapısı içinde, sadece yığınların barındığı, bulutları tırmalayan, insanın üstüne devrilecekmiş gibi gelen, azmanlaşmış gökdelen mimarisi ne denli çağdaş olursa olsun hiç de insan dostuymuş gibi görünmüyor. Tersine,başı sonu belli olmayan, egzos gazlarıyla boğulmuş bu beton yığınlarının; insanın içine korku salan, yalnızca adı çağdaş bu büyük kentler hiç de insanın duygu dünyasıyla bağdaşmıyor. Günümüz yaşamının getirdiği işbölümü anlayışı, insanlığı, neredeyse çocuklarından bile zamanı çalan, işinden başka hiçbir şeyi düşünemeyen, kalabalık içinde yalnızlaşan, iletişim ve ilişki kurmakta zorlanan, toplumsal davranış fakirliğinin içine itmiş, evde bile aile bireyleri arasındaki ilişkilerin giderek zayıfladığı ve evin sadece otele ya da "içinde oturulan bir makine"ye dönüştürdüğü bir noktaya taşımıştır. Doğayla kucaklaşamayan çağın mimarisi insana yabancıdır. Le Corbusier’nin önerdiği yapı ise: “Uzayıp giden ya da yükselen topraklardan, su yüzeylerinden, yeşilliklerden, kayalardan ya da gökyüzünden oluşan, bitkilerin kumaşlarıyla, saçlarıyla bezenmiş, önümüze perspektifler açan ve ufuklarla sınırlanan bir doğal çevre, gözlerimizin duyularımıza, duyarlılığımıza, zekamıza ve yüreğimize sunduğu bir şölendir. Bu çevre, mimarlık yapıtının beşiğidir. ... Bizim sarayımız, toprağa, ormanlarla otlar arasında yerleşecek ve tek yabangülünü bile yerinden etmeyecek!”.[2] (Corbusier 1993:36-37)
AĞIN EVLERİNİN KONUMU
Ağın, coğrafi konumu itibariyle “beyaz tepelerin orta yerinde”, iki derenin arasına ve kenarlarına yerleşmiş durumdadır. Engebeli yapısı nedeniyle evler kimi yerlerde tepelere yaslanmış, ve damlarla yer birleşerek yamaçla bütünleşmiştir. Öyle ki, bazı evlerin arka taraflarından düz toprak damlara çıkmak mümkündür. 1870'li yıllarda, savaş muhabiri olarak Kafkas Cephesine giderken Ağın'dan geçen bir İngiliz süvari subayının "At Sırtında Anadolu" adlı yapıtında[3] (Burnaby 2000:230) Ağın'la ilgili olarak:"... Patika, ıssız topraklardan birkaç kilometre devam ettikten sonra bir vadiye indi. Karşımıza Ağın çıktı.
Uzunlamasına, dağınık bir yerleşimi olan kasabanın nüfusu 10.000'di ve Arapkir'e çok benziyordu. Gideceğimiz yere varmadan önce atlarımızla pek çok evin damından geçtik." demektedir.İçinden akan iki deresi ve gürül gürül akan çeşmeleriyle – ki, son yıllarda akmaz oldular artık!- oldukça sulak bir yer olan Ağın, dibine güneş düşmeyen ulu ceviz, dut ve meyva ağaçlarının koynuna gömülü, yeşillikler üstüne serilmiş dut çarşafı gibi beyaz sıvalı evleriyle; içinde yetiştiği ozan Y. Niyazi Gençosmanoğlu'nun dediği gibi:"Beyaz tepelerin orta yerinde
Ak gerdan üstünde zümrüte benzer."Evler genellikle öbek öbek bitişik düzen içendedir. Bir damdan başlayarak yedi sekiz evin damlarını dolaşabilirsiniz. Evlerin birbirlerine bitişik olmasının nedeni, kalabalık Anadolu ailesine özgü "kök aile" tipi yapısından kaynaklanan dayanışma, yardımlaşma duygusu ve daha ekonomik olması açısından da ortak duvardan yararlanma düşüncesiyle açıklanabilir. Her evin yanında yöresinde küçük ya da büyük bir bahçesi olduğu düşünülürse, evlerin yeşilliklerle kuşatılmış olması da doğaldır. Öyle ki, evlerin avlularının ya da davar "kom"larının üstünü örten alçak damlarından, ülke çapında ünlü çekirdeksiz dut, kaysı, mişmiş, elma, armut, erik, vişne, kiraz gibi ağaçların dallarına uzanarak rahatça meyve yiyebilirdiniz. Bitişik düzen içindeki bu ortak duvarlı akraba ya da komşu evlerini birbirinden ayıran ve sokakları birbirine bağlayan, "pasaj"ı andıran örtmeler, sadece geçit veren mekânlar değil, sıcak yaz aylarında, sohbet etmek ya da işten bunalan kadınların; beyaz sıvalı, çul-çaput serili sekilere karşılıklı oturarak nefeslendikleri, püfür püfür esen yelin serinlettiği gölge mekânlardır. Hele bir de ark geçiyorsa örtmenin içinden... Ki, bazı evlerin avlularının içinden veya önünden, dere kenarlarındaki bir ya da iki gözlü değirmenleri döndüren ve bağ-bahçe sulamada kullanılan su arklarının geçtiği olurdu. İçine dizi dizi yoğurt, ayran bakraçlarının, yemek ve özellikle de yörenin en sevilen yaz yemeklerinden olan; döğme (yarma) ve nohutla yapılan ayranlı çorba tencerelerinin sıralandığı bu arklar sadece -o zamanlar birçoğumuzun aklının ucundan bile geçiremediği, belki de bilmediği- buzdolaplarının yerini almıyor, aynı zamanda evin avlularını serinleten ve temizlik, bulaşık gibi işler için günlük su gereksinimini de karşılıyordu. Özellikle bizlerin çocukluk çağımızın en büyük zevklerinden biri de ramazanın yaza rastladığı aylarda arklara ya da çeşme “kurun”larına (yalak) dizili tencerelerdeki; karıştıra karıştıra soğuttuğumuz ve arada bir kaçamak olarak kaşıkladığımız ayranlı çorbaları iftar zamanına yetiştirmekti. İçerisinden değirmen arkının ya da bir çeşmenin ayağının aktığı serin bir avluda, dallarına uzanabileceğiniz bir dut, bir kaysı, bir elma ağacının yapraklarının hışırtısı; yıldız böceklerinin, cırrrt cırrrt diye öten zılhiklerin (siyah bir çekirge türü) sesleri eşliğinde, Adnan Binyazar'ın dediği gibi, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar çoğunu birarada göremeyeceğiniz yıldızların altında ve gökyüzünün, gece maviliğinin insanı içine çektiği o alçak damlarda yemek yemenin keyfini acaba günümüzün kent yaşamı tanıyor mu? Ya da etrafı demir parmaklıklarla çevrili, birkaç metre karelik balkonların hangisi, toprak damların "süyük"lerinde ya da "arısdaklarında" (mertekli tavan) yuva yapan kırlangıçların, serçelerin yaşamını paylaşmanın heyecanını verebilir?
Kendisi de bir doğa varlığı olarak, doğayla bir bütünlük içinde yaşamını sürdüren çiftçi için doğa, yaşamı olabildiğince kolaylaştırabilmek için hazır bulduğu bir gereçler dünyasıdır. Bu nedenledir ki yaşadığı evi de doğal gereçlerden yapılmış olan bir doğa parçasıdır; ne beton, ne demir, ne plastik, ne de camekândır. Doğal çevreyle bütünleşmiş ev ortamında kedisi-köpeğiyle, atıyla-eşeğiyle, öküzüyle-ineğiyle, koyunuyla-keçisiyle, tavuğuyla-horozuyla, kekliğiyle, kuşuyla birlikte yaşayan çiftçi ailesi için, damının saçağındaki ya da ayvanın arıstağındaki kuş yuvasına zaman zaman musallat olan yılan da doğal yaşamın bir parçası olarak, anıların “korku filmleri” bölümünü oluşturuyordu.AĞIN EVLERİNİN YAPI ÖZELLİKLERİ
Ağın evleri deyince, ne Safranbolu, Amasra, Muğla evleri gibi mimari özellikleriyle ve ahşap işçilikleriyle ün salmış yapılar, ne de “taşa işlenmiş şiir” olarak nitelenen Mardin evleri gibi koruma altına alınmış tarih ve kültür anıtları akla gelir. Hatta belirgin bir özelliğe sahip oldukları da söylenemez belki. İlk yerleşik kültüre geçiş dönemi olan Neolitik Çağ'dan beri nerdeyse pek bir değişikliğe bile uğramamış ve genel çizgileriyle Anadolu'nun her yerinde rastlayabileceğimiz türdendirler. Ancak coğrafi bölgenin iklimsel özellikleri ve halkın yaşam biçimine bağlı olarak mekansal bölümleme, yapı gereçleri ve işlevsellik açısından –istisnalar dışında- ufak tefek de olsa bazı farklılıklar gösterdikleri söylenebilir. İşte bu ufak tefek diye nitelenen ayrıntıların insanı yeni sonuçlara götürebilecek esin kaynağı ve itici güç olabileceği düşüncesiyle, belki de genç kuşaklar için pek fazla anlam taşımayan bazı ayrıntılarda gizlenmiş olan değerleri yeniden bilinç üstüne çağırmak istedik. Çünkü Ağın evleri, bölge insanının yüzyıllardır sürdürdüğü yaşam gerçeğine ve iklim koşullarına uygun olarak yarattığı konut geleneğinin bir uzantısıdır. Corbusier’nin dediği gibi: “Geleneksel mimarlıklara duyduğumuz saygı nedeniyle kendimizi bunlardan yoksun bırakmamız, hem delilik hem de suç olurdu.”[4] (Corbusier 1993:40.). Ağın evleri deyince akla “ahır sekisi” gelir. Kışın oturulan ve adına kış odası da denilen alt kattaki en geniş odanın ahıra bitişik ve biraz da ahırdan seki gibi yüksekçe olması nedeniyle ahır sekisi adını almışlardır. Binlerce yıldır sürüp gelen yaşam gerçeklerinin gerektirdiği koşullar, insanların ya hayvanlarla yan yana ya da yaşamak zorunluluğunu getirmiştir. Sekiz-on bin yıllık geçmişi olan ilk toprağa yerleşme ve hayvan evcilleştirme döneminden günümüze dek, özellikle kırsal kesimde hayvanlarla insanların birlikte yaşadığı bir gerçektir. Bu nedenle evler hayvan yetiştiriciliğini de kapsayan toprağa bağlı bir yaşam biçiminin gereksinimlerini de karşılayacak biçimde planlanmak zorundaydı. Yani hayvanlarla insanların yan yana ya da aynı çatı altında yaşanabileceği biçimde... Bu ortak yaşamı, halk kültürü tutkunu İsmail Nazım Beydemir, Ağınlılık Destanı’nda ne yalın bir biçimde dile getirmiştir. Doğal koşullara uygun olarak evlerin cephesi genellikle doğu ya da güneye bakacak biçimde konumlandırılmıştır. Yapı inşaatında taş ve toprak gibi ölümsüz ve geleneksel gereçler kullanılmıştır. Evlerin çoğunluğu iki katlıdır. Bazı yapılarda her iki kat da taştan yapılabildiği gibi, ikinci katların çoğunlukla kerpiçten yapıldığı görülmektedir. Gerek sağlamlık gerekse güzel görünüm açısından kesme köşe taşlarından yapılan yapılarda köşe bağlamak özel bir özen ve beceri gerektirir, ki her ustanın yapacağı iş değildir. Özellikle, –pek sağlam olmasa da- Apuşma çevresinden getirilen ve usta çekicinden çıkmış beyaz taşlarla bağlanmış duvar köşeleri evlere ayrı bir görünüm ve güzellik kazandırır. Bu tür taş işçiliğinin güzel örneklerine bugün bile rastlanmaktadır. Beyaz taş duvarlara ayrı bir güzellik katan “arağa”lı duvar türüne özellikle değinmek gerekir: Arağa; taş ya da kerpiç duvarlar örülürken, duruma göre bir ya da birbuçuk metre kadar aralıklarla, duvarı kesintiye uğratmak amacıyla araya konan kalaslara (hatıl) denir. Duvara karşılıklı olarak yerleştirilen ve birbirlerine ağaçlarla çakılarak bağlanan ; duvarın üzerine yatay olarak konulmuş merdiveni andıran arağaların işlevi, taşların kaymasını önleyerek duvarı sağlamlaştırmaktır. Arağa aynı zaman da deprem sırasındaki sarsıntının etkisini yumuşatan işleve de sahiptir. Eski “pey”lerde (ev harabeleri) arağalı evlerin duvarlarının hala ayakta kaldığını görebiliriz. Ağın evlerinin, kullanılan gereç, yapı tekniği ve işçilik açısından çok nitelikli olmasa da hem çevrenin ve iklim koşullarına uygunluk ve işlevsellik açısından, hem de doğayla bütünleşen mekân estetiği açısından uyumlu ve orantılı olduğunu söyleyebiliriz. Hali vakti yerinde olan ailelerin ve gurbet görmüş ya da devlet kapısında görev almış kimselerin evlerinin diğerlerininkinden farklı olmaları, gerek konut kültürünün gerekse günlük yaşamla ekonomik düzeyin yükselmesine koşut olarak, varsıllığın göstergesi olan konut niteliğinin de değişmesine bağlanabilir. Özellikle, eğitim düzeyinin yüksek olması nedeniyle, kadılık, müftülük, müderrislik, öğretmenlik gibi devlet kapısında çeşitli görevler alma olanağına sahip olan ya da varsıl ailelerin yaptırdıkları evlerin göreceli olarak farklı olduğu görülmektedir. Örneğin: Padişah iradesiyle, posta işleri için Tatar Ağalığı verilen Tatar Ağası gil, medreseden sorumlu Müderris Hüseyin Efendi gil (Hoca gil), saray kilerciliğinden gelme Kilerci gil; Hacı Müftü gil, Hacı İsmail gil, Dona gil ve Ekrem Bey, Necip Bey gillerle, yine yabancı elçiliklerde “kavas”lık yapmış ve Kavas lakabıyla anılan; İsmail Kavas, Reşit Kavas, Hacı Kavas, Bahri Efendi ve Ali Baba gil gibi daha birçok ailelerin evleri o zamanın konakları sayılabilen önemli evlerdir. Özgün durumlarıyla bugün de ayakta duran -bakımsız da olsa- Ekrem Bey, Necip Bey, Sarı Ağa gil ve Sadık Efendi gilin-ne yazık ki iç yapısı değiştirilmiştir- evlerini ahır sekisi evlerin dışında tutmak gerekir. Merhum Ekrem Bey’in evi, kültür evi ve müze yapılmak üzere çocukları tarafından Ağın Kültür Vakfı’na bağışlanmış olması şükranla anılması gereken bir kültür kazanımıdır. Birçoğu, Ermeni ustaları tarafından yapılmış olan eski evlerin kapı ve pencerelerinden ocak davlumbazlarına ve odaların bazan dört duvarını dolaşan tavana yakın raflarının zengin motifli oyma ahşap işlerine dek, üstün zevk işi örneklerine bugün de rastlamak mümkündür. İç yapıları ve planları günün gereksinimlerine ve koşullarına göre büyük ölçüde değişikliklere uğratılmış olsa da, dış görünüş olarak özgün görünüşlerini koruyabilmiş eski evlere, ilçe merkezinde ve köylerde bugün bile rastlanabilir. Çoğunlukla çift kanatlı bir sokak kapısıyla girilen evlerin avluları sadece iç mekanlara açılan kapıların bulunduğu bir giriş yeri değil, -özellikle de yaz aylarında-günlük hayatın en yoğun olarak yaşandığı mekanlardır ki, hamur yoğurmaktan, ekmek-yemek pişirmekten çamaşır yıkamaya, üzüm, dut pişirmeye, banyo yapmaya, dibek taşlarında (sokgu) dövmelik (yarma) ve dut unu dövmeye; el değirmeninde “haveç” (hayvan yemi) çekmeye, ot “döğmeye”, yayık yaymaya; bulgur haşlamadan pekmez ve malez pişirmeye; reçel ya da pelverde (mişmiş marmeladı) yapmaya dek her türlü işin görüldüğü işlik olarak da nitelenebilir. Giriş kapıları üzerindeki kimi köşeli kimi değirmi (yuvarlak) ya da oval biçimli, cağlı (parmaklıklı) veya kafesli pencerelerin üzerine gelen çıkmaları (yeritme-yürütme) taşıyan hezanlar (kiriş) deve boynu ya da ayı bacağı denilen payandalarla desteklenerek güçlendirilmiştir. Alt kat pencereleri oldukça küçüktür . Bu hem kışın soğuktan korunmak hem de, damlardan kürenen ve zaman zaman pencerelerin hizasını aşan kar yığınlarının vereceği zararı azaltmak içindir. Küçücük pencerelerden giren ışığın azlığı, kuşkusuz kısa kış günlerini neredeyse geceye çevirmesi de kaçınılmazdır. En az altmış cm. genişliğindeki taş duvarlara yerleştirilmiş olan küçük alt kat pencerelerinin, geniş bir açı yaparak odanın içerisine doğru genişlemesi, zaten az miktarda gelen ışığın geniş duvar tarafından engellenmeden odaya yayılmasını sağlaması içindir. Buna karşılık üst kattaki gerek çıkmanın gerekse öteki odaların pencereleri geniştir. Çoğu tahta kepenkli ve torna işi boğumlu parmaklıklarla ortadan ikiye bölünmüş pencereleri, kuyu adı verilen tezgâhlarda dokunmuş, alaca denilen, Hint mavisi ya da pas kırmızısı çubuklu, yerli bezden yapılmış kanatlı perdeler ve genç kızların, gelinlerin ördüğü, çeyizlik ak danteller süslerdi . Kapı ve pencerelerin kullep (iki ucu giderek incelen iki demir parçasının, serbestçe hareket edecek biçimde birbirlerine kenetlenerek oluşturulan, demirci yapımı bir tür menteşe) denen menteşeleri , kancaları ve çeşitli desenlerdeki kabartma kapı süsleriyle, yuvarlak başlı çivilerin; nesli tükenmiş “erbab-ı zevk” demirci ustalarının ellerinden çıkma sıcak demir işi olduklarını belirtmek gerek. Gerektiğinde yüklü hayvanların bile avluya girebileceği büyüklükte ve yükseklikteki, çift kanatlı giriş kapılarının sol kanadı, “kos “ denilen; ya demirden ya ağaçtan yapılma; bir ucu hareket edecek biçimde duvara bağlı , öteki ucu kapının orta kuşağı üzerindeki çentiğe yukarıdan aşağı geçirilen bir destekle sabitlenir; öteki kanat ise “frenk” denilen , demirci yapımı , dişi ya da erkek bir anahtarı bulunan, dışardan mandallı kilitle kapatılırdı. Her ustanın yaratıcı ve estetik anlayışına göre, eşsiz güzellikteki yuvarlak başlı, el emeği göz nuru dövme demirci çivilerinin süslediği, önden göbekli, arkadan kuşaklı kapılara bugün bile rastlamak mümkündür. Hele her iki kanat üzerindeki iki değişik kapı tokmaklarından her birinin özgün bir biçimi ve ayrı bir işlevi vardır. Kimisi pirinç ya da bronz döküm işi, el biçimindeki; kimisi de üzerinde yuvarlak ve bombeli, ilginç desenlerle süslü, demir halkalı kapı tokmakları giriş kapılarının en ilginç özelliklerini oluştururlar. Kapı tokmakları yalnızca ses çıkarmak için değil, kapıyı çalanın kadın mı erkek mi olduğunu da belirtmek içindirler: Tak tak diye tok ses çıkaran tokmağı erkekler; ince ses çıkaran halkalısı ise kadınlar tarafından kullanılırdı. Bugün bile, bakımsız ama kimsesiz bir yaşlı gibi ayakta duran konak türü evlerin kanatlı kapılarının üzerindeki her biri bir sanat eseri niteliğindeki; çocuk belleğimde silinmez iz bırakmış olan o pirinç döküm kapı kollarının birileri tarafından yerlerinden kırılıp sökülerek yok edilebileceğini nereden bilebilirdim! Düşündükçe, içinde yaşadığımız bu makine çağında belki rahatça yaşayabileceğimiz bir çok şeye sahip olabildiğimiz; ancak hiçbir zaman bir daha sahip olamayacağımız değerlerin elimizden akıp gittiğini anlayamayacak kadar bilinçsiz olduğumuzu kavramakta güçlük çekiyorum. “Çağımızın teknolojisini yaratan insanlık belki çok şeye sahip oldu ama çok şey olabildi mi?” diye düşünüyor insan.
Daha eskiden, ağaçtan yapılma, bir birine geçen dişi-erkek biçimindeki dişli siteme dayalı; üstteki dişleri alttaki yuvalarından ayırmak için, dişli ağaç bir anahtarla açılan sürgülü kapılar vardı, ki bunlara “zoğnalı kapı” denirdi. Bunlar daha çok bağ kapısı, bazen de evlerin avlularının sokağa açılan dış kapılarında kullanılırdı. Bugün, yöremizde bunların izine bile rastlamak pek olası değil gibi. Yaşlıların çoğunun bile, bu tür kapı düzeneği ile ilgili adları ve deyimleri bildiğini sanmıyorum. Örneğin: zoğna, pağa, zırza vb gibi...* Evlerin konumuna ve sahibinin ekonomik durumuna göre, avluların bir köşesinde bulunan –ki örneğin, Tatarağası Mahallesi’ndeki evlerin çoğunda vardı- emme-basma tulumbalı ya da makaralı su kuyularından hem evin hem de hayvanların su gereksinimleri karşılanırdı. Avlular, özellikle çiftçi ailelerinin günlük yaşamını kolaylaştıran ve inançlarının bir parçası sayılan “mahremiyet” (gizlilik) ilkesine uygun olarak rahat davranma olanağı veren, göz altından uzak, çok önemli işleve sahip yaşam alanlarıdır. İçerisinde bir ocağın, kimi zaman da –konumuna ve durumuna göre- hayvan kapamak için “kom” denilen bir bölmenin ve ayak yolu ya da abdesthane diye adlandırılan tuvaletin ve küllük olarak da adlandırılan gübrelikle kümes hayvanlarının tünemesi için “tar” denilen tüneklerin de bulunduğu bölümler vardır. Minder ya da palaz, kilim serili; seki denilen oturma yerleri, yaz aylarında serinlenmek ve dinlenmek için hoş bir atmosfer yaratan taş zeminli; ilkel ama mimari mekan açısından son derece içten ve çağdaş yaratıcılığa esin kaynağı olabilecek yapı özellikleri taşıyan avlular açık ve ya kapalı olduğu gibi, yarı açık ya da yarı kapalı da olabilmektedir. Duruma göre, avludan üst kata ahşap ya da taş merdivenle alçak dam denilen avlunun ya da evin bir başka bölümünün üzerine, oradan da birkaç basamakla üst kattaki odalara girilebilir. Bunlar, genellikle yazın oturulan; sedirlerle çevrili, torna işi ağaç parmaklıklı pencerelerinin alçak dama, sokağa veya bağa-bahçeye baktığı “şahnışirin” (şahniş, şahnişin: odaların dışarıya doğru çıkmış, balkon gibi yere verilen ve Farsça kökenli sözcükten gelme...) denilen ferah ve güzel odalardır. Çoğunlukla tahta kepenkli olan bu şahnışirin pencerelerinin kapakları, demirci işi kancalarla; pencereyi ortadan ikiye bölen ahşap kuşağa bağlanır. Günümüzün teraslarını andıran, yazın açık havada yemek yenilen, bazen de etrafına çarşaf çekilerek yatılan yerler olarak, özellikle çocukluk anılarımızda yer etmiş, etrafında korkulukları bile olmayan, korunaksız olmaları nedeniyle zaman zaman da kazaların eksik olmadığı avlu üzerindeki alçak damlar Ağın evlerinin bir başka özelliğini oluştururlar. Alçak damların yanında, Ağın evlerinin öteki önemli özelliklerinden biri de ayvanlı oluşudur. Üç yanı ve üstü kapalı, önü açık ayvan, yağmur-yaşardan ve toz-topraktan korunaklı; kurutulmak üzere pestil çarşaflarının serildiği, çirlerin açıldığı (kaysı ve mişmiş kurutma işi), sucukların asıldığı, pekmez kaplarının dizildiği, ayran ve bağ tarhanalarının açıldığı, elma-armut “kah”larının, kesilmiş domateslerin, biber, patlıcan “kofik”lerinin (içi boşaltılmış-koflaştırılmış), irahan (reyhan) yapraklarının kurutulduğu ayvanlar, aynı zamanda sıcak yaz aylarında daha rahat uyunabilen yerlerdir. Kışın ise, eğer özel bir arılık yoksa arı kovanlarının konulduğu ya da ele ayağa dolaşmaması gereken döküntülerin konulduğu yer olarak kullanılan ayvanlar genellikle alt kattaki ahırın yanında yer alan ve “alaf”ın (ot, saman, gazel, sap gibi hayvan yemleri) saklandığı “merek”in üzerine denk getirilirdi. Nedeni ise, önünün açık olmasından dolayı kış aylarında evin ısı kaybını önlemek olsa gerek. Hayvanların barındığı ahırın doğal sıcaklığının üst kattaki odayı etkilemesi nedeniyle ahırın üzerine güz odasının ya da kilerin konumlandırılması boşuna değildir. Çünkü güz odaları aynı zamanda ya baharları yaşanılan ya da ayrıca bir kiler yoksa- kışlık yiyeceklerin dondurulmadan saklandığı yerlerdir. Burada, soğan- patatesten; turşu, sirke , pekmez, pelverde (mişmiş-zerdali-den yapılan marmelat), nohut, mercimek, yağ, peynir küplerine ; bulgur ve un yaymalarına (bezden yapılma büyük çuval), pestil, sucuk, tarhana, sandıklarına; kavurma ve dut unu tenekelerine; çir (kaysı ve mişmiş kurusu) çuvallarına; nar - üzüm hevenklerinden, kış kavunu, karpuz ve uzun kış gecelerinin unutulmaz sohbetlerinden hiç eksik olmayan nefis çerezlerine dek akla gelen her şey saklanırdı. Açık ya da yarı açık avlulu evlerde , ya taş ya da ahşap bir merdivenle avludan alçak dama, oradan da yine basit bir merdivenle yüksek dam denilen, evin esas damına çıkılırdı ki, yüksek damlar da alçak damlar gibi, bulgur yave unluk buğdaydan , yukarıda değinilen kışlık yiyeceklerin her türünün kurutulduğu alanlar olarak önemli bir işleve sahipti. Bol yağışlı kış aylarında akmaması için çorak ya da kepir topraklı damların bol samanla, loğ ağacı denilen, kancalı ve sicim saplı bir araçla çekilen, silindir biçimindeki loğ taşıyla loğlanarak bastırılması gerekirdi ki, yağmur ve kar suyunun alta geçmeden saçaklardaki ağaç oluklardan akabilsin. Damların zaman zaman akması sıkıntı yaratsa da dam loğlamak ve kar “kürümek” kış aylarının “dam sohbetine” dönüştürüldüğü eğlenceli işlerden sayılırdı. Bazı evlerde , üst katlara hem içerden hem de dışarıdan çıkış vardı. İç çıkışlarda ahşap bir merdivenle üst kattaki aralığa (sofa da denir ) ulaşılır oradan da yine ağaç bir merdivenle yüksek dama çıkılırdı. Dama açılan çıkışa “hapenk” adı verilir. Kış odasından ahıra doğru uzanan asma kat biçimindeki köşk denilen ara kattan da üst kata çıkılabilirdi. Çıkılabilirdi diyorum, çünkü bugün bu özgün özelliklerini koruyan evlere rastlamak pek olası değildir. Köşkle üst katı bağlayan bu çıkış yine hapenk denilen ve yukarı kaldırılıp indirilerek açılıp kapanan bir kapakla kapatılırdı, ki bu sözcüğün kepenk sözcüğünden esinlenerek uydurulduğu ya da değişikliğe uğratıldığı düşünülebilir. Evin en önemli bölümü olan, aynı zamanda mutfak olarak da kullanılan kış odasına ve bitişiğindeki ahıra girmek için avludan bir kapıyla iç aralığa (koridor) girmek gerekir. Düzayak olan aralıktan bir-iki basamakla ahır sekisi kış odasına çıkıldığında tam karşıya gelen duvarda kışın ekmek ve yemek pişirilen ocak yer alır. Modern yaşamda “şömine” diye bilinen bu ocakların bacalarına çocukların özlemle beklediği kış yarısında “tolik”ler asılırdı ki, televizyon ve “bilgisayar kuşağı”na anlatabilmek için, ayrıca uzun bir öykü yazmak gerekir. Kış aylarında odun, çırpı, tezek ya da kemre, harman artığı kes (buğday saplarının döven altında ezilmemiş boğumlu kısmına denir) gibi yakacak ve benzeri şeylerin tüterek yandığı bu ocakların, isten kararmış; sildikçe duman rengine dönüşen; üst kısmındaki yarım daire biçimindeki rafının altına sıralanmış: “Medinelik” biçimindeki küçük gözleriyle, ağaç işlemeciliğinin en güzel örneklerini görebileceğimiz davlumbazlarını tamamlayan; ocağın sağında ve solundaki gömme dolapların oyma işlemeli kapaklarının menteşeleri, kulpları ve mandalları günümüzde nesli tükenmiş ustaların elinden çıkma, insanı şaşırtacak denli zevkli zanaat örnekleri olarak belleğimize yerleşmiştir. Etrafını çepeçevre saran, oymalı tavan raflı kış odalarını ahırdan ayıran torna işi parmaklıklarla; yer yataklarının yığıldığı kanatlı kapılı yüklükler, “çarh” (gusülhane-banyo) olarak da kullanılmaktaydı. Tabanı taştan oyma ya da taş döşeli, kanatlı kapılı bu yüklüklerin yan tarafında, içine kap kacak konulan açık raflı ya da kapılı, medinelik’li, “kalem işi” ahşap dolap ve kaşıklık yer alırdı. Bitişikteki odanın da lamba ya da nadiren lüks ışığından yararlanabilmesi için küçük ara pencere ve ya kilerlerin davetsiz misafirleri farelerden korunmak amacıyla, kedilerin girip çıkabilecekleri büyüklükte, eşiklerin hizasında bırakılan delikler, günümüzde işlevlerini yitirmiş oldukları için artık unutulmuşlardır. Ender de olsa eski evlerdeki kış odalarının karşısında kahve ocağı denilen küçük mutfak gibi bir yer de bulunmaktaydı. Sadece erkeklerin oturduğu ve uzun kış gecelerinde dinsel, siyasal ve güncel sorunların sohbet havasında konuşulduğu; askerlik anılarının, av serüvenlerinin, masal ve halk söylencelerinin, heyecan dolu yolculuk, kahramanlık ve savaş öykülerinin anlatıldığı; sobalı, büyük sedirli, selamlık denen odaların; parmaklıklarla ayrılmış küçük bölmesinde oturan çocukların merak ve dikkatle dinledikleri söyleşilerin, hem genç beyinlerinde derin izler bırakan tatlı çocukluk anıları olarak hem de toplumsal yaşama hazırlığın ilk okulu olarak anlamlı bir yeri vardır. Parmaklıklı ve giyotin pencereli, göbekli tavanlı, gömme dolaplı, tavan raflarının altındaki pencerelerin üst pervazının devamı gibi tüm odayı fır dolayı çevreleyen ve nikelajlı telden bükme, vidalı kanca biçimindeki askıların belli aralıklarla yer aldığı silahlık ve aile büyüklerinin resimleriyle, ata yadigarı eşyaların süslediği bu odalar aynı zamanda evin müzesi gibiydiler. Aralıktan geçilerek ahıra ve hemen bitişikteki mereğe girilebilmesi, hayvanların kolayca yemlenebilmesi açısından işlevsel bir gereklilikti. Hayvanların kolayca ulaşamayacakları bir köşede de, bir gözü buğday öteki gözü ise arpa dolu bereket simgesi ambar ve içleri küşne (burçak), culbant, boy, fiğ gibi hayvan yemleriyle dolu harar ya da çuvallar bulunurdu. Çağdaş mimarinin büyük ustası Le Corbusier: “Büyük okullarımız, öğrencilerini Roma’ya göndereceklerine, Fransa’nın kırlarına, köylerine gönderseler çok daha iyi ederler” diyor ve ancak böylece büyük kentlerin baskısından kurtularak “Çağdaş teknolojinin büyük olanaklarıyla, ...makine uygarlığı insanlarının yaşamını barındıracak ana yapıtı...” (Corbusier 1993:46) oluşturabileceklerini vurguluyor. Anadolu’ya kadar gelerek, yapıları incelemiş olan Le Corbusier’in özgün sanatına esin kaynağı olan evlerimizin incelemeye ve korumaya değer olduklarını anlamakta geciktik mi yoksa? Eğer mimar olsaydım Ağın’daki ahır sekisi evlerden esinlenerek onların yalın mekan ve ölçülü uyum anlayışıyla çağdaş teknolojinin olanaklarını birleştirerek yöreye özgü “yeni bir ev” tasarlamak isterdim. Yüzyılların tanıklık ettiği konut kültürümüzü, içinde yaşadığımız şu makine çağı silip süpürmeden zamanın kemirmesinden kurtarmak için, gecikmeden koruma altına almak ve belgelemek geçmişimize ve insanlığa olan saygının gereğidir. Görünümlerindeki yalınlığa karşın Anadolu evleri, Anadolu insanının, yaşamını sürdürebilmesi için doğayla hesaplaşmasının sonucundaki kazanımlarının ve on bin yıllık deneyimlerinin öyküsünü içinde barındırır. Bu basit görünümlü, bazen tek odalı yalın yapılar, içlerinde -deyim yerindeyse- çoluk-çocuk, dana-doluk hep birlikte yaşanılan bir barınaktan öte, yalnız Anadolu değil, dünya yapı kültürü tarihinin belleğidir. Onlar, hiçbir okulun öğrencisi olmamış; kitaptan değil, doğadan ve yaşamdan öğrenmiş bir usta geleneğinin ürünü; doğal çevre, iklim, sosyal ve ekonomik yaşamın bileşkesi olan konut kültürünün özetidir. Yapı sanatı için -belleğim beni yanıltmıyorsa- Schopenhauer, “Mimari dondurulmuş şiirdir” demiş olsa da, güzel sanat dalları içerisinde söze dökülmesi en zor alanlardan biridir mimarlık. Yapı –adı üzerinde- yapılır! Onu ancak yaparak anlayabiliriz. Belki genç mimarlarımızdan birileri ilgi duyar da, Ağın evleri onlar için küçük bir çıkış noktası olabilir diye düşünüyorum. Zafer GENÇAYDIN
[1] Le Corbusier, “Mimarlık Öğrencileriyle Söyleşi”, Çev. Samih Rifat, Y.K.Y. İstanbul, 1993, Sy:19-20. [3] Burnaby, Fred, “At Sırtında Anadolu”, (Çev. Fatma Taşkent), İletişim Yay.,2000. * Bkz. İsmail Beydemir, “Yöresiyle Ağın”, s.164-178.
|