|
[09/05 09:44AM] zaferle dönmek değil, mücadele ile ölmekte yeterdi |
|
Dahili anons stad içinden yankılanıyor: “Maçın başlama düdüğü çalana kadar ıslık dahil lütfen hiçbir tezahürat yapmayalım. Maçın ilk düdüğünden itibaren de son ana kadar hiç susmadan takımımıza destek olalım. Maç başlayana kadar olan bu sessizlikle rakibi ilk andan şaşkına çevirelim.” Seyirci olmaktan uzun zaman önce sıkılan, yorulan, yıpranan, anlamsızlığını keşfeden ve taraftar olma yolunda bir hayli dere tepe aşan, bilinçle büyüyen, gün gördüm, günler gördüm diyenler bu nasihate uymadılar, duymadılar, duramadılar, duramazlardı artık. Yüz yıldır varılmak istenen bir vahanın yakınlarına erişmiş olmanın morali ile bitmiş, tükenmişte olsalardı, ilk adımlarını atan bir çocuk gibi yenilenmişlerdi. Bırakın rakibin (eskilerin deyimi ile) topçularını, malzemecisi çıkış tünelinden kafasını sahaya uzattığında ıslığa boğuluyorlardı. Tribünler için çok şey daha söylenebilirdi; arzulu, tutkulu, heyecanlı, kıpır kıpır, keyifli, mutlu ama en çok da huzurluydular. İnsan yapısına has doyumsuzluklarını aşmıştı, takımlarının bu yıl ki başarıları. Ve maç başladı, yanımdaki arkadaşım: “Abi ağır çekim mi seyrediyoruz?” dedi. Bir gariplik olduğu kesindi. Hakem, ilk yarıyı bitiren düdüğünü çaldığında gariplik tecelli etmişti. Kendi ayağımız ile attığımız gol rakibin hanesinde artı olarak duruyordu. Maç da yeni bir yarı başlamak üzereydi. Stat da herkes yer değiştiriyordu. Futbolda ki en bildik uğuru deniyorduk. Maç anlatım noktasından, basın tribününe indim. Belki bir şeyler değişir diye. Maç yeniden başlayınca anladık ki: Tribünler gibi sahadakilerde bu uğuru denemişlerdi. Yeni yarıya, yenilenmiş bir takım ile çıktık sahaya. Defans bloğunun içine gömülmekten vazgeçmiştik. Şut atmak, ikiye bir yapmak, topu kanatlara açmak, yetmiş metrede oynamaktan vazgeçerek sahayı kırpıp kırk metrelerde daha kanaatkar oynamaya karar kılmıştık. Oyunu sıkıştırmış, kendimizi hem kendimize, hem de rakibe hatırlatmıştık. Ve sonrası malum. Maç bitmek üzereydi. Rakibin, en son ne zaman kaybettiğini bir kenara koyun, mevsimler geçmişti son golü yediklerinden bu yana. Tribünler artı bir daha istiyordu yine de: “üç, üç, üç” diye bağırarak. 50 bin kişilik koro tekrar tek bünyede toplanıp solo çalışmalarına başlamıştı. Zafer o kadar kıymetli ve büyüktü ki herkese bir pay düşüyordu. Taraftar zafer çığlıkları ile stadı terk ederken, ganimetten kendisine düşen payı alıp öyle çıkıyordu. -ben demiştim bu maçı 2-1 alırız diye. -bak yer değiştirdik oldu. -sana söylemiştim dimi, bir de onların kalesine golü var diye? Kazanırsın ya da kaybedersin önemli değil mi? Tabii ki önemli. Ama bu tribünler on yıllardır bir şey istiyor, bekliyor ve yetineceğini haykırıyordu: Kahraman olmak için; zaferle dönmek değil, mücadele ile ölmekte yeterdi. m.fatih aydemir 04.04.2008 |
| Geri İzlemeler |
|
GERİ İZLEME URL'si: http://www.blogsever.com/trackback/2008 |
| Yorum |
| Bir yorum gönder |